Picture
Bir okul... bir sınıf... bir tahta... bir tebeşir... ve o tebeşirle tahtaya yazılmış bir problem... Tahtaya bakıp da problemi çözen çocuklar parmaklarını kaldırır. Kaldırması da yetmez, "Örtmenim, örtmenim yapabilir miyim?"

Yılların nasıl geçtiğini büyükler söylediğinde boş laflar derdik, fakat doğruyu söylüyorlarmış. Daha dün gibi ilkokulumu hatırlıyorum. Celal Hoca benim yolumu çizen kişiydi, Mustafa Hoca'nın "Evladım gel buraya" sözünü kendince söylemesi, Emel Hocamız, müdürümüz... O zamanın arkadaşlıkları gerçekten de farklıydı...

Çocukluğun verdiği saflıkla söylediğin saçma yalan, sırf merak ettiğin için okul duvarına tırmanıp kaçmak... Böyle geçen bir çocukluktan sonra ergenliğe girmek... Ergenlik zamanlarında bambaşka konularla kafanı yoruyorsun. Vücudundaki o değişimler arkadaş çevrende bir hiyerarşi doğuruyor gibiydi. "Bakın benim sakalım çıktı.", "O da bir şey mi? Ben her hafta tıraş oluyorum oğlum." O geçişler lisede devam eder. Ve o söylem yerini "Hocam!" a bırakır. Artık saflık yerini kurnazlığa, atikliğe bırakmıştır, bir parmak yetmiyor 5 parmağı da birden (el kaldırmak) kaldırılıyor. Farklı bir ortamdır, ilkokulda çekinerek giderdin öğretmenine, ancak lisede hocan senin arkadaşın gibi olur. Durmuş Hoca ki beni Fizik'i azcık daha sevdirmiştir, Nezahat Hoca ki sınavından düşük not alsam bile yine Felsefe'yi sevdirmiştir, Ömer Hoca ki hızlı bir şekilde Matematik'in hızlı anlatılabileceğini göstermiştir, Temel Hoca ki bana Geometri'yi daha da çok sevdirmiştir, Mahmut Hoca ki o hoş aksanıyla Almanca öğretmiştir ve daha neler neler: Uğur'u, Fikret'i, Çiğdem'i, Ali Baydar'ı... Onlarla geçen bir lise hayatı sonunda üniversite.

Öğretmen denilince aklımdan hep bunlar geçerdi.

Tekrar tekrar tüm eğitmenlerin, öğretmenlerimin ve öğretmen adayı olan arkadaşlarımın Öğretmenler Günü'nü kutlarım!

Geçmiş geçmişte kaldı, şimdi önümüze bakalım. (Ama geçmişi de tamamen silmeyelim.)
 


Comments




Leave a Reply